@byKush &
@Zorba , harika bir tartışma oluyor, öncelikle her ikinize de teşekkür borcumu ödeyerek başlayayım.
@byKush abi, senin o "Neruda'nın adaya sırf Mario'yu ve ailesini görmek için geri dönüşü" üzerinden kurduğun vefa tezi, filmin bize giydirmek istediği o duygusal kılıfa çok uygun ve kabul ediyorum, izlerken insanı derinden yakalıyor. Film tam olarak seyirciyi bu noktadan vurup o "mesafeli/suni" arkadaşlık şüphesini yıkmak istiyor.
Ama madem burada sinema konuşuyoruz ve masaya gerçekleri yatırıyoruz, olayın sinematik illüzyonunu bir kenara bırakıp perde arkasına bakalım. İşin aslı şu ki; bu film Antonio Skármeta’nın Ardiente Paciencia romanından uyarlama ve
bildiğim kadarıyla, gerçek hayatta Mario Ruoppolo diye bir postacı hiç var olmadı. Neruda, 1952'deki sürgün döneminde İtalya’da yaşadı evet, ama ne böyle bir postacıyla dost oldu ne de yıllar sonra o adaya birilerini ziyaret etmek için geri döndü.
Yani senin o çok anlam yüklediğin, "hiçbir mecburiyeti yokken sadece onları görmeye geri döndü" dediğin o son sahne; aslında sınıfsal uçurumun o soğuk, mesafeli ve acımasız gerçekliğini yumuşatmak, seyircinin vicdanını rahatlatmak için uydurulmuş kurgusal bir hamleden ibaret. Gerçek hayatta o uçurum çok daha keskin. Güçlü, dahi ve ünlü şair adadan ayrılıyor, kendi şanlı dünyasına, entelektüel çevresine ve politik mücadelesine geri dönüyor; arkasında bıraktığı o "küçük insan" ise şairin ona üflediği o romantik dünyada tek başına kalıp, yine o şairin rüzgarının peşinde (siyasi mitingde) can veriyor.
İşte tam da bu noktada, filmin temeline dair benim "çıkar ve ihtiyaç ilişkisi" tezimi özetleyen o can alıcı repliği hatırlatmak isterim:
Neruda: Benim şiirimle kızı baştan çıkarmışsın.
Postacı: Senin yazdığın şiirle kızı baştan çıkardığım doğru. Ama o şiir sana ait değil.
Neruda: Benim yazdığım şiirin bana ait olmadığını mı söylüyorsun?
Postacı: Evet. Şiir, yazana değil ihtiyacı olana aittir.
Bu diyalog aslında aralarındaki ilişkinin saf, sınıfsız bir ruh ikizliğinden ziyade tamamen ihtiyaçlar, işlevler ve roller üzerine kurulu olduğunun en net kanıtı. Mario’nun şiire, metaforlara, o daracık balıkçı köyünden ve kaderinden sıyrılıp fark edilmeye, Beatrice'i etkilemeye "ihtiyacı" vardı; şairi ve şiirini bir basamak, bir araç olarak kullandı. Neruda'nın ise o sürgün yalnızlığında egosunu besleyecek, ona hayranlıkla bakacak, mektuplarını taşıyacak saf bir sadakate ve hayranlığa "ihtiyacı" vardı.
@Zorba'nın da pas attığı gibi, bu kötücül bir çıkar ilişkisi değil belki ama iki insanın birbirini kendi dünyasındaki eksiklikleri tamamlamak için kullanması durumu. Karşılıklı bir "mış gibi yapma" ve romantize etme hali hakim. Şair adadan gittiğinde şiir, ona gerçekten ihtiyacı olan Mario'da kalıyor; şair ise kendi büyük hayatına kaldığı yerden devam ediyor. Yıllar sonra (kurgusal olarak) gelen o vefa ziyareti ise ne yazık ki gerçek hayatta asla karşılığı olmayan, sadece sinemanın içimizi rahatlatma çabasından ibaret... Bu yüzden iddiamın arkasındayım: Farklı uçlardaki insanlar dost olamaz, sadece yolları kesiştiğinde birbirlerinin ihtiyaçlarını tüketirler.
Ve bence asıl trajedi şu:
Filmin senaristlerinden ve filmde postacıyı canlandıran başrol oyuncularından Massimo Troisi bu filmi tamamlayabilmek için önemli bir kalp ameliyatını ertelemişti. Nitekim film tamamlanır tamamlanmaz da bir kalp krizi geçirerek hayata veda etti. Öldüğünde 41 yaşındaydı ve filmin eriştiği başarıyı göremedi.