Dostluğun da arkadaşlığında ve paylaşımlı olan diğer duygudaş durumlarında içeriğini neyle doldurduğun, bu durum ve hal üzerine olan beklentilerin,karşı kişiye olan hislerin…ile alakalı olarak bi çok faktörü kapsar ve çoğu zaman benzeri temenniler iki taraf için de mevcut ise dostane bir ilişki başlar. Misal benim için dost dediğin … ise senin için ,,, ise bu uzun süreli ya da derin anlamlar içeren dostluk olmayacaktır. Çok olağandır bu da.Kızmamak kırılmamak içerlememek lazım, kendin için geçerli tanımı koyabilmek ve de aynı tanımı karşı taraftan da alabilmek kendini doğru tanıtmak karşıyı doğru tanımak… dostluk ilişkisi kurmak adına önemli …
Bu arada svsknr gibi film bende de karşılıklı ilerleyen tam bir dostluk ilişki olarak yer etmedi (dostluğa dair bende ki anlam ifadesinden kaynaklı muhtemelen) ancak “mış gibi” bir şey de görmedim, Mario nun romantize ettiği bir şeydi ayrılık sonrası,yoksa “kendi zamanı” içerisinde çok güzel bir “birlikteliğin” hikayesi idi. Ama ikilinin ihtiyaçları dahilinde aynı mıydı dostluğu ya da dostluk anlamları benzer miydi ? Bana göre halen şüpheli.
[TARTIŞMA] Il Postino (Postacı) 1994
[TARTIŞMA] Il Postino (Postacı) 1994
Bu arada herhangi bir şey ile herhangi bir şekilde gelişen ilişkinin,herhangi bir şekilde seni besliyor olması zaten en olası şey değil mi ? “beklentiler”
-
byKush
Konu yazarı - Yönetmen
- Mesajlar: 1328
- Kayıt: 27 Ağu 2024
- Tepkiler puanı: 85
- Şehir: Ankara
- Ruh Hali:
- İletişim:
[TARTIŞMA] Il Postino (Postacı) 1994
Sevgili @Zorba ;
Film Neruda'nın sekreterinden gelen o soğuk mektup sahnesine kadar bende de her ikinizde yarattığını anladığım "karşılıklı çıkar, kullanım, ve suni arkadaşlık" hissini uyandırdı. Sekreterden gelen mektupta kendisiniden bahsedilmemesini diline dolayan kayınvalideye rağmen "dostu adına bahane üreten" Mario bi an duraksattı beni. Altını çizerek söylüyorum; hiç bir mecburiyet yada davet yokken içinde yaşayan yada oralı olanların bile dönmediği adaya sadece Mario ve ailesini görmeye gelen Neruda ne yalan söyleyeyim bende o hisleri sildi.

Film Neruda'nın sekreterinden gelen o soğuk mektup sahnesine kadar bende de her ikinizde yarattığını anladığım "karşılıklı çıkar, kullanım, ve suni arkadaşlık" hissini uyandırdı. Sekreterden gelen mektupta kendisiniden bahsedilmemesini diline dolayan kayınvalideye rağmen "dostu adına bahane üreten" Mario bi an duraksattı beni. Altını çizerek söylüyorum; hiç bir mecburiyet yada davet yokken içinde yaşayan yada oralı olanların bile dönmediği adaya sadece Mario ve ailesini görmeye gelen Neruda ne yalan söyleyeyim bende o hisleri sildi.
* Ohooo vizontele daha çok yanar oglum; sinemaya benzer mi? Ben en çok sinemayı severim, sinema başka bi'şey.
[TARTIŞMA] Il Postino (Postacı) 1994
Çok haklısınız… katılıyorum…tekrar ziyaret maksatlı dönüş sahnesi oldukça düşündürücü… tek düzeltmek istediğim nokta karışıklıklı çıkar ilişkisi suni arkadaşlık benzeri ifadelere dahil değilim çünkü iki karakteri de çok sevdim ve yerli yerinde buldum. Hiçbir suni durum sezinlemedim.içten ve samimi bir paylaşım içerisinde hatta şu zamanda çok zorlandığımız birbirimize saygı çerçevesinde alan tanımayı gayet memnuniyetle sağlayarak birlikte geçirdikleri vakitler de birbirlerinden beslenmekten oldukça memnun olan iki insan var, bu müthiş bir şey.İzlemesi oldukça güzel insanlar güzel duygular uyandırdı. Bu nedenle enlerim arasında kalacak bu film,tekrar teşekkürler tanıttığın için @svsknr Ancak benim burada görmeden geçemediğim tarafı ihtiyaç noktasında kimin daha çok “beklenti” ile yaralandığı ve zorlandığı.kimin daha çok eksikliği vardı ve tamamlanması gerektiğiydi.bu noktaya takıldıkça sanki tut elimden diye bekleyen Mario’nun sanki şairimiz tarafından pek de Mario’nun verdiği kıymetten ya da heveslerinden haberdar olmayıp kendi hayatı ile ilgilendiği (dost dediğin bunu görmeliydi, dostun farkı buradan gelir kafasındayım sanırım) ama şöyle de bir şey var ki bazen içeride bastırdığımız adını kendimize göre şekil vermek istediğimiz ya da masum kılmaya çalıştığımız gerçeklerde vardır. (Misal benim Pablo’dan beklentim gibi
Pablo için dost olmak için bu kadarı yeterliydi belki…bana yetmedi işte…sanki Mario ya da yetmedi gibi düşündüm…) bu içsel bir çıkardır ama kötücül değildir. Tamamen görecelidir. kötü ve iyi diye nitelediğimiz olgularında tıpkı zamana ve duruma göre değişkenlik göstermesi gibi… çok teşekkür ediyorum paylaşım ve düşünceleriniz için @svsknr ve @bykush,kendi açımdan inşallah bir başka film de tekrar tartışmak dileğiyle.
[TARTIŞMA] Il Postino (Postacı) 1994
@byKush & @Zorba , harika bir tartışma oluyor, öncelikle her ikinize de teşekkür borcumu ödeyerek başlayayım.
@byKush abi, senin o "Neruda'nın adaya sırf Mario'yu ve ailesini görmek için geri dönüşü" üzerinden kurduğun vefa tezi, filmin bize giydirmek istediği o duygusal kılıfa çok uygun ve kabul ediyorum, izlerken insanı derinden yakalıyor. Film tam olarak seyirciyi bu noktadan vurup o "mesafeli/suni" arkadaşlık şüphesini yıkmak istiyor.
Ama madem burada sinema konuşuyoruz ve masaya gerçekleri yatırıyoruz, olayın sinematik illüzyonunu bir kenara bırakıp perde arkasına bakalım. İşin aslı şu ki; bu film Antonio Skármeta’nın Ardiente Paciencia romanından uyarlama ve bildiğim kadarıyla, gerçek hayatta Mario Ruoppolo diye bir postacı hiç var olmadı. Neruda, 1952'deki sürgün döneminde İtalya’da yaşadı evet, ama ne böyle bir postacıyla dost oldu ne de yıllar sonra o adaya birilerini ziyaret etmek için geri döndü.
Yani senin o çok anlam yüklediğin, "hiçbir mecburiyeti yokken sadece onları görmeye geri döndü" dediğin o son sahne; aslında sınıfsal uçurumun o soğuk, mesafeli ve acımasız gerçekliğini yumuşatmak, seyircinin vicdanını rahatlatmak için uydurulmuş kurgusal bir hamleden ibaret. Gerçek hayatta o uçurum çok daha keskin. Güçlü, dahi ve ünlü şair adadan ayrılıyor, kendi şanlı dünyasına, entelektüel çevresine ve politik mücadelesine geri dönüyor; arkasında bıraktığı o "küçük insan" ise şairin ona üflediği o romantik dünyada tek başına kalıp, yine o şairin rüzgarının peşinde (siyasi mitingde) can veriyor.
İşte tam da bu noktada, filmin temeline dair benim "çıkar ve ihtiyaç ilişkisi" tezimi özetleyen o can alıcı repliği hatırlatmak isterim:
Neruda: Benim şiirimle kızı baştan çıkarmışsın.
Postacı: Senin yazdığın şiirle kızı baştan çıkardığım doğru. Ama o şiir sana ait değil.
Neruda: Benim yazdığım şiirin bana ait olmadığını mı söylüyorsun?
Postacı: Evet. Şiir, yazana değil ihtiyacı olana aittir.
Bu diyalog aslında aralarındaki ilişkinin saf, sınıfsız bir ruh ikizliğinden ziyade tamamen ihtiyaçlar, işlevler ve roller üzerine kurulu olduğunun en net kanıtı. Mario’nun şiire, metaforlara, o daracık balıkçı köyünden ve kaderinden sıyrılıp fark edilmeye, Beatrice'i etkilemeye "ihtiyacı" vardı; şairi ve şiirini bir basamak, bir araç olarak kullandı. Neruda'nın ise o sürgün yalnızlığında egosunu besleyecek, ona hayranlıkla bakacak, mektuplarını taşıyacak saf bir sadakate ve hayranlığa "ihtiyacı" vardı.
@Zorba'nın da pas attığı gibi, bu kötücül bir çıkar ilişkisi değil belki ama iki insanın birbirini kendi dünyasındaki eksiklikleri tamamlamak için kullanması durumu. Karşılıklı bir "mış gibi yapma" ve romantize etme hali hakim. Şair adadan gittiğinde şiir, ona gerçekten ihtiyacı olan Mario'da kalıyor; şair ise kendi büyük hayatına kaldığı yerden devam ediyor. Yıllar sonra (kurgusal olarak) gelen o vefa ziyareti ise ne yazık ki gerçek hayatta asla karşılığı olmayan, sadece sinemanın içimizi rahatlatma çabasından ibaret... Bu yüzden iddiamın arkasındayım: Farklı uçlardaki insanlar dost olamaz, sadece yolları kesiştiğinde birbirlerinin ihtiyaçlarını tüketirler.
Ve bence asıl trajedi şu:
@byKush abi, senin o "Neruda'nın adaya sırf Mario'yu ve ailesini görmek için geri dönüşü" üzerinden kurduğun vefa tezi, filmin bize giydirmek istediği o duygusal kılıfa çok uygun ve kabul ediyorum, izlerken insanı derinden yakalıyor. Film tam olarak seyirciyi bu noktadan vurup o "mesafeli/suni" arkadaşlık şüphesini yıkmak istiyor.
Ama madem burada sinema konuşuyoruz ve masaya gerçekleri yatırıyoruz, olayın sinematik illüzyonunu bir kenara bırakıp perde arkasına bakalım. İşin aslı şu ki; bu film Antonio Skármeta’nın Ardiente Paciencia romanından uyarlama ve bildiğim kadarıyla, gerçek hayatta Mario Ruoppolo diye bir postacı hiç var olmadı. Neruda, 1952'deki sürgün döneminde İtalya’da yaşadı evet, ama ne böyle bir postacıyla dost oldu ne de yıllar sonra o adaya birilerini ziyaret etmek için geri döndü.
Yani senin o çok anlam yüklediğin, "hiçbir mecburiyeti yokken sadece onları görmeye geri döndü" dediğin o son sahne; aslında sınıfsal uçurumun o soğuk, mesafeli ve acımasız gerçekliğini yumuşatmak, seyircinin vicdanını rahatlatmak için uydurulmuş kurgusal bir hamleden ibaret. Gerçek hayatta o uçurum çok daha keskin. Güçlü, dahi ve ünlü şair adadan ayrılıyor, kendi şanlı dünyasına, entelektüel çevresine ve politik mücadelesine geri dönüyor; arkasında bıraktığı o "küçük insan" ise şairin ona üflediği o romantik dünyada tek başına kalıp, yine o şairin rüzgarının peşinde (siyasi mitingde) can veriyor.
İşte tam da bu noktada, filmin temeline dair benim "çıkar ve ihtiyaç ilişkisi" tezimi özetleyen o can alıcı repliği hatırlatmak isterim:
Neruda: Benim şiirimle kızı baştan çıkarmışsın.
Postacı: Senin yazdığın şiirle kızı baştan çıkardığım doğru. Ama o şiir sana ait değil.
Neruda: Benim yazdığım şiirin bana ait olmadığını mı söylüyorsun?
Postacı: Evet. Şiir, yazana değil ihtiyacı olana aittir.
Bu diyalog aslında aralarındaki ilişkinin saf, sınıfsız bir ruh ikizliğinden ziyade tamamen ihtiyaçlar, işlevler ve roller üzerine kurulu olduğunun en net kanıtı. Mario’nun şiire, metaforlara, o daracık balıkçı köyünden ve kaderinden sıyrılıp fark edilmeye, Beatrice'i etkilemeye "ihtiyacı" vardı; şairi ve şiirini bir basamak, bir araç olarak kullandı. Neruda'nın ise o sürgün yalnızlığında egosunu besleyecek, ona hayranlıkla bakacak, mektuplarını taşıyacak saf bir sadakate ve hayranlığa "ihtiyacı" vardı.
@Zorba'nın da pas attığı gibi, bu kötücül bir çıkar ilişkisi değil belki ama iki insanın birbirini kendi dünyasındaki eksiklikleri tamamlamak için kullanması durumu. Karşılıklı bir "mış gibi yapma" ve romantize etme hali hakim. Şair adadan gittiğinde şiir, ona gerçekten ihtiyacı olan Mario'da kalıyor; şair ise kendi büyük hayatına kaldığı yerden devam ediyor. Yıllar sonra (kurgusal olarak) gelen o vefa ziyareti ise ne yazık ki gerçek hayatta asla karşılığı olmayan, sadece sinemanın içimizi rahatlatma çabasından ibaret... Bu yüzden iddiamın arkasındayım: Farklı uçlardaki insanlar dost olamaz, sadece yolları kesiştiğinde birbirlerinin ihtiyaçlarını tüketirler.
Ve bence asıl trajedi şu:
Filmin senaristlerinden ve filmde postacıyı canlandıran başrol oyuncularından Massimo Troisi bu filmi tamamlayabilmek için önemli bir kalp ameliyatını ertelemişti. Nitekim film tamamlanır tamamlanmaz da bir kalp krizi geçirerek hayata veda etti. Öldüğünde 41 yaşındaydı ve filmin eriştiği başarıyı göremedi.
Ve yırtılmış bir tül gibi, savrulup duruyor zaman...
-
byKush
Konu yazarı - Yönetmen
- Mesajlar: 1328
- Kayıt: 27 Ağu 2024
- Tepkiler puanı: 85
- Şehir: Ankara
- Ruh Hali:
- İletişim:
[TARTIŞMA] Il Postino (Postacı) 1994
Sevgili @svsknr, bunca şeyi söyleyip sonra da "zaten böyle bir olay yaşanmadı, bu insan hiç var olmadı" demek ve hala entelektüel insan(lar)a atıfla kötülemek olmadı.
Filmi bi kenara bırakıp Neruda özelinden tüm entelektüellere giydirmem ve kötü bir yaftalama yapmanı anlamlandıramıyorum.
Evet Mario şairi ve şiirini kullanıyor, bunu da "senin değil ihtiyacı olanındır" sözleriyle gayet açık söylüyor. Şiir yazmasını istiyor, yazmayınca "mutlaka alacaksın, inanıyorum" dediği ödülü "alamayacaksın" diye kendince cezalandırıyor, verdiği bahşişi kendince ihtiyacı yokmuş gibi "istemem" diye reddediyor. Neruda kasabaya gitmeye karar verdiğinde ise aynı Mario olmaya devam ediyor. Bu durumda çıkarcı ve kullanan (ve hatta sömüren) Mario'dan başkası değil. Dediğin gibi Neruda (ve onun nezdinde tüm "gerçek" entelektüeller) egosunu tatmin için kasabaya iner kendine bir çok pohpohlayıcı bulabilirdi. En kolay örnek posta şefi. Ve film boyunca ben bir tane "öv beni" mesajı göremedim. Hatırlatırsan sevinirim.
Gelelim bu iki sınıfın etkileşimine. Tarih boyunca Proleterya ihtiyacı olanı emmiştir Entelektüelden. İhtiyacı kalmadığında da sırtını dönüp başka tüketecek kaynağa yönelmiş, kendisini sömürenleri savunanlara tercih etmiştir. İşte Soma'da yaşanan maden kazası sonrası halkın seçim sonucu ortada. Sana çok daha sert bir örnek vereyim; Deniz, Yusuf, Mahir, Che... Nasıl yakalanmışlar? Kim ihbar etmiş?
"Sizi bize ihbar eden halk için mi?" sözü neden söylenmiş?
Olay filmi tartışmaksa; kurgusal bir arkadaşlık söz konusu. Alan razı satan razı; izleyene mısır yemek düşer. Herşey kurgusal zaten. Yok olay halk ile entelelktüel ilişkisini sorgulamaksa; gerçek entelektüellerin ödediği bedeller inan bana halkların hakettiğinden çok fazladır. Onun için vazgeç bu öfkenden.

Filmi bi kenara bırakıp Neruda özelinden tüm entelektüellere giydirmem ve kötü bir yaftalama yapmanı anlamlandıramıyorum.
Evet Mario şairi ve şiirini kullanıyor, bunu da "senin değil ihtiyacı olanındır" sözleriyle gayet açık söylüyor. Şiir yazmasını istiyor, yazmayınca "mutlaka alacaksın, inanıyorum" dediği ödülü "alamayacaksın" diye kendince cezalandırıyor, verdiği bahşişi kendince ihtiyacı yokmuş gibi "istemem" diye reddediyor. Neruda kasabaya gitmeye karar verdiğinde ise aynı Mario olmaya devam ediyor. Bu durumda çıkarcı ve kullanan (ve hatta sömüren) Mario'dan başkası değil. Dediğin gibi Neruda (ve onun nezdinde tüm "gerçek" entelektüeller) egosunu tatmin için kasabaya iner kendine bir çok pohpohlayıcı bulabilirdi. En kolay örnek posta şefi. Ve film boyunca ben bir tane "öv beni" mesajı göremedim. Hatırlatırsan sevinirim.
Gelelim bu iki sınıfın etkileşimine. Tarih boyunca Proleterya ihtiyacı olanı emmiştir Entelektüelden. İhtiyacı kalmadığında da sırtını dönüp başka tüketecek kaynağa yönelmiş, kendisini sömürenleri savunanlara tercih etmiştir. İşte Soma'da yaşanan maden kazası sonrası halkın seçim sonucu ortada. Sana çok daha sert bir örnek vereyim; Deniz, Yusuf, Mahir, Che... Nasıl yakalanmışlar? Kim ihbar etmiş?
"Sizi bize ihbar eden halk için mi?" sözü neden söylenmiş?
Olay filmi tartışmaksa; kurgusal bir arkadaşlık söz konusu. Alan razı satan razı; izleyene mısır yemek düşer. Herşey kurgusal zaten. Yok olay halk ile entelelktüel ilişkisini sorgulamaksa; gerçek entelektüellerin ödediği bedeller inan bana halkların hakettiğinden çok fazladır. Onun için vazgeç bu öfkenden.
* Ohooo vizontele daha çok yanar oglum; sinemaya benzer mi? Ben en çok sinemayı severim, sinema başka bi'şey.
[TARTIŞMA] Il Postino (Postacı) 1994
Sevgili @byKush , yazdıklarını büyük bir keyifle okudum ama meseleyi "entelektüel düşmanlığına" ya da "öfkeye" indirgemene açıkçası şaşırdım. Ortada bir öfke yok, sadece sinemanın pembe gözlüklerini çıkarıp sosyolojik bir gerçekçilikle filmi okuma çabası var. İzninle argümanlarını tek tek, senin verdiğin örnekler üzerinden kendi tezimle harmanlayayım.byKush yazdı: 18 May 2026 Sevgili @svsknr, bunca şeyi söyleyip sonra da "zaten böyle bir olay yaşanmadı, bu insan hiç var olmadı" demek ve hala entelektüel insan(lar)a atıfla kötülemek olmadı.
Filmi bi kenara bırakıp Neruda özelinden tüm entelektüellere giydirmem ve kötü bir yaftalama yapmanı anlamlandıramıyorum.
Evet Mario şairi ve şiirini kullanıyor, bunu da "senin değil ihtiyacı olanındır" sözleriyle gayet açık söylüyor. Şiir yazmasını istiyor, yazmayınca "mutlaka alacaksın, inanıyorum" dediği ödülü "alamayacaksın" diye kendince cezalandırıyor, verdiği bahşişi kendince ihtiyacı yokmuş gibi "istemem" diye reddediyor. Neruda kasabaya gitmeye karar verdiğinde ise aynı Mario olmaya devam ediyor. Bu durumda çıkarcı ve kullanan (ve hatta sömüren) Mario'dan başkası değil. Dediğin gibi Neruda (ve onun nezdinde tüm "gerçek" entelektüeller) egosunu tatmin için kasabaya iner kendine bir çok pohpohlayıcı bulabilirdi. En kolay örnek posta şefi. Ve film boyunca ben bir tane "öv beni" mesajı göremedim. Hatırlatırsan sevinirim.
Gelelim bu iki sınıfın etkileşimine. Tarih boyunca Proleterya ihtiyacı olanı emmiştir Entelektüelden. İhtiyacı kalmadığında da sırtını dönüp başka tüketecek kaynağa yönelmiş, kendisini sömürenleri savunanlara tercih etmiştir. İşte Soma'da yaşanan maden kazası sonrası halkın seçim sonucu ortada. Sana çok daha sert bir örnek vereyim; Deniz, Yusuf, Mahir, Che... Nasıl yakalanmışlar? Kim ihbar etmiş?
"Sizi bize ihbar eden halk için mi?" sözü neden söylenmiş?
Olay filmi tartışmaksa; kurgusal bir arkadaşlık söz konusu. Alan razı satan razı; izleyene mısır yemek düşer. Herşey kurgusal zaten. Yok olay halk ile entelelktüel ilişkisini sorgulamaksa; gerçek entelektüellerin ödediği bedeller inan bana halkların hakettiğinden çok fazladır. Onun için vazgeç bu öfkenden.
![]()
![]()
![]()
1. Kurgu Vurgusunu Neden Yaptım?
"Bunca şeyi söyleyip sonra kurgu demek olmadı" demişsin. Ben kurgu vurgusunu tartışmadan kaçmak için yapmadım; senin bir önceki mesajında "Neruda yıllar sonra hiçbir mecburiyeti yokken adaya geri döndü, işte dostluğun kanıtı" diyerek sunduğun en büyük tarihsel kanıtı çürütmek için yaptım. Olmamış bir ziyareti, yaşanmamış bir vefayı gerçek hayattaki bir dostluğun delili olarak sunamazsın. Benim itirazım tam olarak buydu: Film, gerçek hayatta asla yaşanmayacak o "saf sınıfsal uzlaşıyı" seyirciye satmak için bu kurgusal sonu inşa ediyor.
2. Mario'nun Çıkarcılığı ve Sömürüsü
Mario’nun şiiri kullanması, ödül üzerinden Neruda’yı cezalandırmaya çalışması konusundaki tespitlerine katılıyorum. Ama ıskaladığın şey şu: Sen bunu Mario'nun "kötülüğü/çıkarcılığı" olarak okuyorsun, bense tam olarak aralarındaki ilişkinin "karşılıklı ihtiyaç ve işlev" ilişkisi olduğunun kanıtı olarak görüyorum. Mario saf, idealist, sınıfsız bir dost değil; şairin dehasını kendi hayatını dönüştürmek için emen bir figür. Neruda ise bu sömürüye, o taşra yalnızlığında egosunu besleyen, mektuplarını taşıyan ve ona hayranlıkla bakan bir "küçük insan"ın sadakati karşılığında göz yumuyor. İşte benim "saf bir dostluk değil, işlevsel bir ilişki" dediğim şey tam olarak budur.
3. Gelelim Verdiğin Tarihsel Örneklere (Denizler, Mahirler, Che ve Soma...)
Farkında mısın bilmiyorum ama bu trajik örnekleri vererek benim tezimi %100 haklı çıkardın ve perçinledin.
Denizlerin, Mahirlerin, Che’nin ya da Soma’daki madencilerin trajedisi bize neyi gösterir? Entelektüel/devrimci sınıfın, halk tabakasıyla kurmaya çalıştığı o romantik bağın gerçek hayatın duvarına çarptığında nasıl paramparça olduğunu gösterir. Entelektüel, halk için (veya onun nezdinde Mario için) hayaller kurar, teoriler üretir, şiirler yazar, hatta canını verir. Ama senin de belirttiğin gibi proletarya, günübirlik pratik ihtiyaçları bittiğinde ya da korku/çıkar duvarına tosladığında o entelektüele ilk sırtını dönen (veya ihbar eden) olur.
İşte benim "Farklı uçlardaki insanlar dost olamaz" derken kastettiğim tam olarak bu tarihsel ve sosyolojik imkansızlıktır! Gerçek hayat bu kadar sert, bu kadar uçurumlar ve ihanetlerle doluyken; Il Postino’nun bize sunduğu o "şair ile köylünün tatlı, steril, sınıfsız dostluğu" sinematik bir illüzyondan ibarettir.
Filmde alan razı satan razı olabilir, izlerken mısırımızı da yiyebiliriz, buna itirazım yok. Ama filmin alt metnini deşmeye başladığımızda; karşımıza senin de çok güzel örneklediğin o acı gerçek çıkıyor: Sınıflar ve uçtaki insanlar arasında saf bir dostluk köprüsü kurulamaz. Sadece yolları kesiştiğinde birbirlerinin ihtiyaçlarını tüketirler; şair kendi şanlı dünyasına döner, postacı ise o büyük rüzgarın peşinde can verir.
Ve yırtılmış bir tül gibi, savrulup duruyor zaman...
-
byKush
Konu yazarı - Yönetmen
- Mesajlar: 1328
- Kayıt: 27 Ağu 2024
- Tepkiler puanı: 85
- Şehir: Ankara
- Ruh Hali:
- İletişim:
[TARTIŞMA] Il Postino (Postacı) 1994
Sevgili @svsknr, şimdi ortak paydaya gelmeye başladık. Sen ilk yazıların itibari ile genellemeyi Neruda üzerinden yaparak "sözde" entelektüellere alevler püskürtüyordun yada okuduklarımızdan ben öyle anlıyordum. İnan bana filmi izlemeye başladığım an itibari ile, Neruda'nın hayatını çok okumuş biri olarak anlatılanların bir kurgu bir hayal mahsulü olduğunu biliyorum. Oyuncular karakterlere o kadar ruh vermiş ki, Neruda'yı kendisi canlandırıyor zannettim deme sebebim de buydu. Sınıfsal farklılık ve özellikle proleteryanın entelektüel taraf ile içten içe savaşı bambaşka bir konu.
Seninle anlaşamadığımız nokta, yazılarında bazen filmi bazen gerçek hayatı sorguluyor ve yargılıyor olman.
Film olarak bakılırsa senarist kendi içinde dünya kurmuştur. Filmde iki insanın arkadaşlığı (dostluk çok daha derin ve farklı bir olgu) karşılıklı edinimle başlar, sürer ve biter. Ama senin sert bir dille; bu birbirini kullanmaktır, sömürmektir imalarına gerek yoktur. Hele ki "Neruda arkasına bile bakmadan gitti, tabii kullandı saf Mario'yu" fikri çok gereksiz ve serttir. Bu noktada benim "biri kullandıysa o da Mario, işte şiir işte evliliği" vurgum devreye girer. Ama bu karşılıklı ilişkiye bizim fikir belirtmemiz ne kadar doğru düşüncesi de aklımın bi köşesinde durur. Çünkü sinema tartışıyoruz. Öyle başarılı bir film ki; Neruda'nın hayatını bileni bile kandırabildi.
Gerçek hayatı tartışıyorsak da sözümün arkasındayım; Proleterya asla kendisi için canını bile veren entelektüel birikimi haketmemektedir. Lenin'in o meşhur sözünü hatırlatayım; "Biz köylü için savaşırken, köylü kilisede çar için mum yakıyordu."

Seninle anlaşamadığımız nokta, yazılarında bazen filmi bazen gerçek hayatı sorguluyor ve yargılıyor olman.
Film olarak bakılırsa senarist kendi içinde dünya kurmuştur. Filmde iki insanın arkadaşlığı (dostluk çok daha derin ve farklı bir olgu) karşılıklı edinimle başlar, sürer ve biter. Ama senin sert bir dille; bu birbirini kullanmaktır, sömürmektir imalarına gerek yoktur. Hele ki "Neruda arkasına bile bakmadan gitti, tabii kullandı saf Mario'yu" fikri çok gereksiz ve serttir. Bu noktada benim "biri kullandıysa o da Mario, işte şiir işte evliliği" vurgum devreye girer. Ama bu karşılıklı ilişkiye bizim fikir belirtmemiz ne kadar doğru düşüncesi de aklımın bi köşesinde durur. Çünkü sinema tartışıyoruz. Öyle başarılı bir film ki; Neruda'nın hayatını bileni bile kandırabildi.
Gerçek hayatı tartışıyorsak da sözümün arkasındayım; Proleterya asla kendisi için canını bile veren entelektüel birikimi haketmemektedir. Lenin'in o meşhur sözünü hatırlatayım; "Biz köylü için savaşırken, köylü kilisede çar için mum yakıyordu."
* Ohooo vizontele daha çok yanar oglum; sinemaya benzer mi? Ben en çok sinemayı severim, sinema başka bi'şey.
[TARTIŞMA] Il Postino (Postacı) 1994
Sonunda ortak paydaya yaklaşmamıza ve filmin kurgusal tabanı üzerinde netleşmemize sevindim.byKush yazdı: 18 May 2026 Sevgili @svsknr, şimdi ortak paydaya gelmeye başladık. Sen ilk yazıların itibari ile genellemeyi Neruda üzerinden yaparak "sözde" entelektüellere alevler püskürtüyordun yada okuduklarımızdan ben öyle anlıyordum. İnan bana filmi izlemeye başladığım an itibari ile, Neruda'nın hayatını çok okumuş biri olarak anlatılanların bir kurgu bir hayal mahsulü olduğunu biliyorum. Oyuncular karakterlere o kadar ruh vermiş ki, Neruda'yı kendisi canlandırıyor zannettim deme sebebim de buydu. Sınıfsal farklılık ve özellikle proleteryanın entelektüel taraf ile içten içe savaşı bambaşka bir konu.
Seninle anlaşamadığımız nokta, yazılarında bazen filmi bazen gerçek hayatı sorguluyor ve yargılıyor olman.
Film olarak bakılırsa senarist kendi içinde dünya kurmuştur. Filmde iki insanın arkadaşlığı (dostluk çok daha derin ve farklı bir olgu) karşılıklı edinimle başlar, sürer ve biter. Ama senin sert bir dille; bu birbirini kullanmaktır, sömürmektir imalarına gerek yoktur. Hele ki "Neruda arkasına bile bakmadan gitti, tabii kullandı saf Mario'yu" fikri çok gereksiz ve serttir. Bu noktada benim "biri kullandıysa o da Mario, işte şiir işte evliliği" vurgum devreye girer. Ama bu karşılıklı ilişkiye bizim fikir belirtmemiz ne kadar doğru düşüncesi de aklımın bi köşesinde durur. Çünkü sinema tartışıyoruz. Öyle başarılı bir film ki; Neruda'nın hayatını bileni bile kandırabildi.
Gerçek hayatı tartışıyorsak da sözümün arkasındayım; Proleterya asla kendisi için canını bile veren entelektüel birikimi haketmemektedir. Lenin'in o meşhur sözünü hatırlatayım; "Biz köylü için savaşırken, köylü kilisede çar için mum yakıyordu."
![]()
Sanırım baştan beri anlaşamadığımız temel nokta şu: Sen beni ısrarla bu sınıfsal denklemde bir tarafı seçmeye, birini "suçlu" ilan etmeye zorluyorsun. Oysa benim ne entelektüel kibrini aklama ne de proletaryanın pragmatizmini savunma gibi bir derdim var. Ben her iki taraftaki sömürüye de tamamen eşit mesafeden bakıyorum.
Sen faturayı tamamen Mario’ya kesip "o şairi sömürdü" diyorsun; başkası çıksa "Neruda köylüyü kullandı" der. Benim anlatmaya çalıştığım şey ise tam olarak bu iki kutbun da (ister romantik hayallerle olsun, ister pratik ihtiyaçlarla) birbirini kendi sınıfsal boşlukları doğrultusunda tükettiğidir. Yani ortada bir "günah keçisi" yok, karşılıklı ve yapısal bir işlevsellik var.
Hatırlattığın Lenin sözü de benim "farklı uçlardaki insanlar saf dost olamaz" tezimin tarihsel bir tasdikidir zaten. Kısacası; taraflardan birini seçmek veya birine öfke duymak zorunda değiliz. Ben sadece sinemanın o steril ve romantik "dostluk" maskesini kaldırıp arkasındaki karşılıklı sömürü çarkını gösteriyorum, o kadar. Film olarak sinema tarihinin en güzel illüzyonlarından biri olduğu konusunda ise zaten hemfikiriz. Klavyene sağlık.
Ve yırtılmış bir tül gibi, savrulup duruyor zaman...
-
byKush
Konu yazarı - Yönetmen
- Mesajlar: 1328
- Kayıt: 27 Ağu 2024
- Tepkiler puanı: 85
- Şehir: Ankara
- Ruh Hali:
- İletişim:
[TARTIŞMA] Il Postino (Postacı) 1994
Sevgili @svsknr, sanırm tartışmanın başında birilerinin birilerini kullandığı fikrinin senden çıktığını unuttun. Ben kimse kimseden üstün değil, kimse kimseden suçlu değil fikri üzerinden cevapladım söylediklerini. Senin ilk yazdığında Neruda Mario'yu ego tatmini için kullandı işi bitti bir daha arayıp sormadı söyleminden yola çıkarak savunma yaptım. Herhangi bir tarafı seçmeni yada suçlamanı istemiyorum. Çünkü her iki taraf da saf suçsuz değil. Sözlerimde sürekli "eğer birini suçlayacaksak, bu Mario olurdu" deme sebebim bu ilişkiden en çok fayda sağlayan Mario olduğu içindir. Ama ısrarla "taraflar memnun bize mısır yemek düşer" demem de olayı sadece sinemasal olarak irdeleme ve tartışmak istememden kaynaklanıyor.
Ayrıca "giden değil, kalandır terk eden; giden de bu yüzden gitmiştir zaten."

Ayrıca "giden değil, kalandır terk eden; giden de bu yüzden gitmiştir zaten."
* Ohooo vizontele daha çok yanar oglum; sinemaya benzer mi? Ben en çok sinemayı severim, sinema başka bi'şey.
-
- Benzer Konular
- Cevaplar
- Görüntüleme
- Son mesaj
-
-
[İNCELEME] Il Postino [Postacı] (1994) - Michael Radford
gönderen byKush » » forum Film İncelemeleri - 0 Cevaplar
- 113 Görüntüleme
-
Son mesaj gönderen byKush
-